Bu yazı 2451. defa sizin tarafınızdan okunuyor.
Bu ülkede gündeme yetişmek öyle zordur ki,daha lafını bitirmeden bir başka olay patlak verir ve dolayısı ile seni dinleyenler yeni konuşanlara yoğunlaşır. Ne yazık ki o/onlar da sözünü tamamlamadan ve/veya anlatacaklarını anlatamadan bir başka gündem… Bu böyle sürgit devam eder.
Ama belirgin olarak öne çıkan iki buçukluk gündem üzerine çok telden değinmelerde bulunmayı deneyeceğim.
Birinci gündem elbette son otuz yıla damgasını vuran Kürt Sorunu (adını değişik şekilde koymak isteyenler - terör sorunu, güneydoğu sorunu gibi - olacaktır, ama bir sorundur.) 12 Eylül faşizmi ile birlikte tarihsel arka planı zaten çok dolu olan bu sorun en keskin şekli ile bir kalkışmaya dönüştü. Otuz yıllık bilanço çok ağır, olaya bir şekilde sebebiyet veren aktörlerin gelinen noktada bu bilançonun öz eleştirisini veremeyecekleri de açık görünüyor. Kaldı ki bu ülke tarihinde hiçbir siyasal aktör ne siyasi ne de hukuki öz eleştiri vermiştir. Ama buna rağmen sorunun anlaşılmasında ve çözümünde daha önemli, makul ve anlaşılır bir noktaya da gelindiğini söylemek mümkün. Değişen dinamikler, tabu alanlarının yıkılması, söylenmesi bile zinhar suç olan kimi yaklaşımların hem gündelik yaşamda hem en üst siyasal düzlemlerde hem de ulusal medya da rahatça konuşulması olumlu olacak gibi görünüyor. Zira otuz yıl gibi uzun ve yorucu bir süreç sonrası artık kimse çocuğunu kaybetmek istemiyor.
-Ünlü bir fıkra vardır: "Tellal bağırır. Padişah efendimiz, küffara cihat ilan etti. Eli silah tutan herkes asker olacak! Bunu duyan ve önceki üç oğlunu cephelerde kaybeden bir baba tellala yanaşır ve der ki: GİT SÖYLE PADİŞAH EFENDİNE, BENİM ZÜRRİYETİME GÜVENİP SAĞA SOLA SAVAŞ AÇIP DURMASIN, ZİRA BU BENİM SON OĞLAN!!!"-
Yıllardır tartışılan ve bir türlü çözümlenemeyen bir konu da türban (adını; baş örtüsü - inanç özgürlüğü vesair koymak isteyenlerde olacaktır…). Özellikle seksenli yılların sonunda köyden kente yoğun göç dalgası, cunta şeflerinin SOL siyasette egemen olmasın diye el altından (aslında alenen) destekledikleri tarikat - cemaat evleri - yurtları gibi dinamikler üstüne oturan siyasal dalga kadının üzerinden kendini kristalleştirdi. Kemalist merkez ideolojiyi de "laiklik" alanına sıkıştırmayı başardı. Ama son dönemde sorun kişi hak ve özgürlükleri temelinde tartışılmaya başlandı ki, bu olumlu bir nokta. Şöyle ki, bireylerin tercih alanına saygı duyulması gerekliliği vurgusu öne çıkıyor. Bunu da özellikle siyasal islamın kalemşörleri yapıyor. Fakat bu onlar için mayınlı bir arazi; çünkü aynı yazar çizer takımı Tekel işçisine desek veren üniversiteli gençlere verilen cezalarda, YÖK'ü protesto eden gençlerin okuldan atılmaları, şiddeti protesto eden kadın - gençlik örgütlerine, HES'lerin yapımına karşı çıktı diye ceza yiyenler karşısında TISSS bile çıkarmıyorlar. Dolayısı ile demokrasi anlayışları nalıncı keseri pratiğini aşamıyor. Ama sorunun özgürlükler temelinde tartışılması, dini referanslar temelinde tartışılmasından daha doğru. Bu bir adım sonra kadınların birey - özgür olma tartışmasına geçecektir ve kadınların ama kesinlikle kadınların kendi üretecekleri bir çözümü sağlayacaktır. Yoksa erkeğe bırakılırsa bu yine çözümsüz bir ajite alanı olarak kalır. Buna artık insanların sabrı kalmadı.
Buçuk alanı da seçimler olsun, şöyle olurdu, böyle olurdu değil. Bu ülkenin partileri artık kendileri demokrat olsunlar. Seksen yedi yılını doldurmuş ve saltanatı kaldırmış bir ülkede genel başkanlar saltanatı kalksın, sonra da seçimde benim - bizim - önüme gelip öyle oy istesinler. Hem kendi yapıları demokrat olmayacak, devletten deve yükü ile yardım alacaklar, üyeler aidat ödemeyecek, naylon üye ve delegeler(Bir çoğu ihale avcısı müteahhit - iş çevresinden girişimci….) işlerini görecekler, demokratız diyecekler… ne demokrasisi?
Her telden ve her renkten insanların gelecek kurban bayramı kutlu olsun...