Bu yazı 4161. defa sizin tarafınızdan okunuyor.
Hepimiz, ilköğretim yıllarından itibaren, hayat boyu unutamayacağımız bilgileri ve kavramları edindik. Vatan, Devlet, Millet, Bayrak, Ezan gibi asırlar öncesinde özümüze, kanımıza girmiş ve gururumuzu okşayan bu kavramlar, vazgeçilmez toplum değerleri olarak hafızalarımıza kazındı. Bunların yanında, Cumhuriyet, Demokrasi gibi kavramlar da, özellikle son asırda etkin olarak toplum hafızalarımızda ve birey hafızalarımızda yeni yeni yer edinmeye başladı.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, demokrasi ile yönetildiğine inandığımız bu güzel ülkemizde, son yıllarda kavram kaymalarını yaşayarak görmekteyiz. En basit tanımıyla, tüm dünyada çoğunluğun azınlığa tahakkümü (çoğunluğun azınlığı yönetimi) olarak tanımlanabilen Demokrasi, son dönemde bizim ülkemiz sınırları içerisinde azınlıkların çoğunluğa tahakkümü noktasına doğru gitmekte.
Altı asır boyunca tüm cihana sözünü geçiren, yetmiş iki milleti problemsiz yöneten Osmanlı, ne zamanki batılılaşma adına, açılımlar ve değişim hareketlerine girdi, her açılımda bir ülkeyi ve yönetimindeki bir halkı kaybetti. Fermanlar ve meşrutiyetler gölgesinde, sözde ileriye atılan her adım, ordu yürüyüş düzenindeki iki ileri bir geri adım hareketi misali, hep geriye doğru bir kayıp getirdi.
Avrupa Birliği sevdasına, bizim özellikle 1990'lı yıllardan itibaren hiç durmadan ve karşılıksız verdiğimiz ödünler, Osmanlının son iki yüzyılındaki batılılaşma sevdasına benzemiyor mu? Osmanlı, değişim ve ıslahat hareketlerine girmiş, girdikçe de nedense kaybetmiş. 1683 Viyana bozgunundan itibaren çözümü hep başka yerde arayan yöneticiler, nedense devleti özünde oluşturan Türk insanına bir kere bile bakmamışlar. Çareyi, yeni kelime kavramlarda ve azınlıklardan gelecek yardımlarda aramışlar. Devletin en tepelerine, ticari hayatın kritik eşiklerine devşirmeleri ve azınlıkları yerleştirip, onlardan fayda görmeyi beklemişler. Bu kadar iltimas ve rahata rağmen ise sonucunda en başta Ermeniler olmak üzere bütün azınlıklardan hançer yemekten de kurtulamamışlar. Sonucunda, az çok tarih bilgisi olan herkesin net bildiği gibi, en sonunda yine bu devleti sahiplenen, tarih sahnesinde silinmekten son anda kurtaran, garib ve bir o kadar da yiğit Anadolu insanı olmuş.
"Açılım" adı altında, sözde azınlık için, siyasal iktidar eliyle yavaş yavaş zihinlerimize katılan son dönemdeki tartışmaları, geçmiş Türk tarihinde çok sıkça gördüğümüzü düşünüyorum. Kime, neyimizi, niye açıyoruz, ben hala anlayabilmiş değilim. Etkisiz ve tepkisiz toplum güdüsü içerisinde, her yapılanı kabullenmek gibi bir hastalığın içine düşmüş, elini, ayağını hareket ettiremeyen bir hasta gibiyiz. Gelen doktorun elinde, bizi uyuşturmak ve akabinde öldürmek için damarımıza zerk edilecek iğneyi elimizin tersiyle bile ittirecek güce sahip değiliz. 20 sene evvel kimsenin söyleyemeyeceği, söylese bile millet olarak çok şiddetli tepki vereceğimiz düşünceler günlük konuşmalara girdi. Devlet, millet ve ülke düşmanlarının düşünceleri önce söze döküldü, yakın zamanda da sistemli bir şekilde uygulamaya konuldu. Büyük Türk Milletinin tarihten gelen kadirşinaslığı, sistemli bir şekilde kötü niyetlere alet ediliyor. Olmayan bir sorun, olmuş gibi lanse ediliyor ve sözde çözümler üretiliyor. Devlet, kendine itaat eden, kendisiyle ve diğer ülke insanıyla barışık vatandaşıyla niye kavga etsin..? Ve dolayısıyla, bu vatandaşı için devlet, diğer vatandaşlarını es geçip, neyin açılımını yapsın..?
1991 Körfez Savaşı öncesinde dönemin başbakanı Turgut Özal'ın bir koyup üç alma sevdası vardı hatırlarsınız. Hani biz büyük abimiz Amerika'ya bu savaşta yardım edecektik, o da Irak'ı parçalara ayırıp bize Musul ve Kerkük'ü altın tepsi içerisinde verecekti. 1991 yılında tezgahlanan ama olamayan bu oyun, acaba bizim son moda "Açılım" jargonunun arkasından tekrar mı ortaya koyulacak dersiniz:.? Bu arada küçük bir hatırlatma yapayım. Bir koyup üç alma sevdası ile çıkılan o yolda, Körfez Savaşı sonrasında Irak ile ticareti azalan, 100 Milyar dolara yakın ekonomik kayıba uğrayan, PKK terör örgütünün Amerikan kontrolüne girmesine sebep olan "ÇEKİÇ GÜÇ" belasına kendi topraklarında ev sahipliği yapmak zorunda kalan ve en nihayetinde bir koyup üç alacakken, üçün birini alıp kenarda kalan ülke biz olmuştuk.
Amerikan derin devletinin, kendi içerisindeki düşünce kuruluşları eliyle, ülkemizin sözde vatansever medya kuruluşlarına servis ettiği "Musul – Kerkük Türkiye'ye bağlanmak istiyor" haberinden sonra yoğunlukla gündeme getirilen "Açılım" sevdası inşallah ülkemize zarar getirmez. Türk tarihinde, azınlıklar için yapılan sözde demokrasi hareketleri ve yapılan açılımların her biri, bizden bir parça koparmış.İ nanmayan açsın, Hunlardan itibaren Türk tarihini bir okusun.
İnşallah hayırlısı olur.
Allah'a emanet olun.
Mehmet YILDIZBAŞ
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir